Bazı geceler sırf bazı ihtimalleri görmek umuduyla yatardım yatağa... Başımı koyacak yumuşak bir yastık aramazdım... "Sert bir yere başını koymakta işe yarar, eğer rüya görmek istiyorsan!" derdim
Çekip alırlardı bazı geceler.. O güne kadar görmediğim yerlere götürürlerdi.
Serin bir tepe başında özellikle mola verirdik. Hiç yorulmadığımız halde. Zirve, nasıl da yüksek... Ama üşümüyorsun. Sadece yersiz bir güven içinde oluyorsun... Neyin dışında olduğunu sanki biliyormuşsun gibi...
Neyse.
Bir tepeden diğer tepeye kadar yürüyerek gidiyorduk. Her defasında niye bu kadar yürüyoruz ki derdim içimden. Her şey ilk tepede olup bitebilirdi nasıl olsa...
"Bazı ritüeller teferruat değil, zorunluluktur" derlerdi. Düşünmeyi keser devam ederdim. Düşünceyi her kestiğimde rüyadan da çıktım zannederdim. Korkardım bir an. Ama çoğu korkular gibi yersiz çıkardı. Gözümü açardım ki, rüya devam ediyor...
Onlar ciddi ben neşeli giderdik...
Göl kenarlarından ve derelerden geçerdik. Ben suyu, suyun içindeyken içerdim. İçim dışım bir olurdu.
Onlar bir ibadet gibi yürürlerdi.
Yol yoktu. Nereye ayak basıyorsak ilk defa, artık orası yol olur ya, işte öyle, biz de kendi yolumuzu çizerdik. Başkaları da gelsin diye değil, sadece yürüyebilmek için bir yerlere basmak zorunda olduğumuzdan. Belki de uçmak kimsenin aklına gelmezdi.
Tepelerin birinde şiddetli fırtına olurdu... Sonra, 'burası en yüksek tepe sanırım' diye düşünürdüm. Ve hep o tepede duyardım ilk sözü... Öndekilerden biri; "Fırtına hep var, sen her zaman hisseden değilsin. Neredeysen, öylesin" derdi.
Sonra düşünmeyi keserdim. Mutlak düşüncesiz kaldığım yer bir o tepedir. Karanlık, sessizlik, boşluk... Hissedilmesi güç ne varsa hissederdim.
Sonraki tepede de bütün hislerim çekilirdi.
Ve sonra uyanırdım...
"Keşke ara sıra uyansam" derdim. Olmazdı.
Çekip alırlardı bazı geceler.. O güne kadar görmediğim yerlere götürürlerdi.Serin bir tepe başında özellikle mola verirdik. Hiç yorulmadığımız halde. Zirve, nasıl da yüksek... Ama üşümüyorsun. Sadece yersiz bir güven içinde oluyorsun... Neyin dışında olduğunu sanki biliyormuşsun gibi...
Neyse.
Bir tepeden diğer tepeye kadar yürüyerek gidiyorduk. Her defasında niye bu kadar yürüyoruz ki derdim içimden. Her şey ilk tepede olup bitebilirdi nasıl olsa...
"Bazı ritüeller teferruat değil, zorunluluktur" derlerdi. Düşünmeyi keser devam ederdim. Düşünceyi her kestiğimde rüyadan da çıktım zannederdim. Korkardım bir an. Ama çoğu korkular gibi yersiz çıkardı. Gözümü açardım ki, rüya devam ediyor...
Onlar ciddi ben neşeli giderdik...
Göl kenarlarından ve derelerden geçerdik. Ben suyu, suyun içindeyken içerdim. İçim dışım bir olurdu.
Onlar bir ibadet gibi yürürlerdi.
Yol yoktu. Nereye ayak basıyorsak ilk defa, artık orası yol olur ya, işte öyle, biz de kendi yolumuzu çizerdik. Başkaları da gelsin diye değil, sadece yürüyebilmek için bir yerlere basmak zorunda olduğumuzdan. Belki de uçmak kimsenin aklına gelmezdi.
Tepelerin birinde şiddetli fırtına olurdu... Sonra, 'burası en yüksek tepe sanırım' diye düşünürdüm. Ve hep o tepede duyardım ilk sözü... Öndekilerden biri; "Fırtına hep var, sen her zaman hisseden değilsin. Neredeysen, öylesin" derdi.
Sonra düşünmeyi keserdim. Mutlak düşüncesiz kaldığım yer bir o tepedir. Karanlık, sessizlik, boşluk... Hissedilmesi güç ne varsa hissederdim.
Sonraki tepede de bütün hislerim çekilirdi.
Ve sonra uyanırdım...
"Keşke ara sıra uyansam" derdim. Olmazdı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder