“Nasıl böyle gölgede huzur içinde uyuklayabilirsiniz? Kaç müslüman kardeşiniz öldürüldü? Kaç namuslu kızın ırzına geçildi? Hiç bir zaman İslâm ülkesi böyle yağmalanmamıştı, bu kadar müslüman kanı dökülmemişti! Ne oluyor? Müslümanlar zulme alışıyorlar mı? Harekete geçmek için ne bekliyorsunuz? Düşmanın Bağdat’a dayanmasını mı? ”Yukarıdaki cümleler internette zulme isyan eden bir gencin yazdıkları değil!
Günümüzden 1000 yıl ötesinden yankılanan Kadı Ebu Saad al-Haravi’nin çığlığı. Sarıksız ve saçları kazınmış başıyla yas tuttuğu anlaşılan zât Bağdat’ta Halife El Mustazhirbillah’ın huzurundaydı bu sözleri söylediğinde. Kadı 1099’da Suriye’deki Haçlı zulmüne tepki vermeyen Müslümanları uyandırmaya çalışıyordu ama nafile. Bu konuşmadan ancak 88 yıl sonra 2 Ekim 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü haçlılardan kurtaracaktı. Bu olay sırasında Ahmed Yesevî Hazretleri 5-6 yaşlarında olmalıydı. 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu İslâm’a açılmıştı...
Müslümanların hareket kabiliyetleri Halepleşirken, meseleleri analiz edişleri İsrailleşti...
Baudrillard'ın analizi konuyu özetlemektedir.
Artık her kavram televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; her şeyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir. Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.

Gerçek savaşta ölüm değil yaşamaktır tesadüf olan... Ama tesadüfen izlemiyoruz vahşet haberlerini; bile isteye seyrediyor, "üzülmekten başka ne yapabilirim ki?" den öteye gitmeyen sohbetlerimizin ardından hiç kabus görmeden ertesi güne uyanabiliyoruz.
Çünkü "uyanmak" bizim için sabah olunca gözlerimizi açmaktan başka bir anlam ifade etmiyor artık.
Dünyanın en korkunç haberlerini izlediğimizde bile uyarılmıyoruz. Hiç bir değişiklik yaşanmıyor sonrasında. Ruhsal olarak kendimizi şanslı hissettikten sonra derin bir oh bile çekiyoruz çoğumuz. Ve hiç bir şeyi değiştiremeyeceğimize olan yürekten inancımızı bir kat daha artırıyoruz. Sonuçta ne mi oluyor? Hiç bir şey değişmiyor. İnancımızın meyvelerini bir bir topluyoruz. Yanmış cesetler olarak...
Devletler terör eylemleri için terörün amacı korku salmaktır derler. Peki devletlerin yarattığı korkuyu yorumlayacak bir üst mekanizma neden yok. Vicdanların dile gelmesi mucizesine inandırılmış gibiyiz. Korkudan tutulan dillerimiz vicdanlarımızın konuşacağı günü bekler gibi suskun ve sessiz yığınların konuşacağına dair en ufak bir emare de yok.
Gerçi konuşsak ne değişecek değil mi?
Konuşabilmekle konuşmayı bilmek arasındaki farkı dahi anlayamadığımız şu halimizle...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder